21 Aralık 2009 Pazartesi

Ben sana küsüm aslında, haberin yok

Şu yazı tahtasını çöpe attığıma ben bile inanmıştım. Epey olmuş yazmayalı. Bu süre içinde ben çok şey yapmadım ama az şey de yapmadım. Sınavlar filan oldum. Kendime tez konusu buldum. Ama hemen öncesinde yine günün böyle bir saatinde (sabah 6 gibi) zıplayarak ağlar bir halde buldum kendimi. Uyuduğum için bir sınavı kaçırdım. Tiyatro oyununda oynadım. Rol kestim icabında. Ama beğenmedim.

İzmir'e gittim. İstanbul'dan otobüse binerken sağlıklıydım, İzmir'de indiğimde ise domuz gribi olmuştum. Ama yine de domuz gibiydim, nemruttum, kapı kapı dolaştığım hastanelerde önüme gelenle kavga ettim; devlete isyan ettim. Annem bana baktı, günde 15 fincan ıhlamur, 10 füncan da ada çayı içtim. İstanbul'a döndüm. Dönüş yolculuğunda dört şehrin otogarını gördüm, hepsinde davul, zurna ve darbuka kardeşliği içinde asker yollanıyordu. Oysa ortada kardeşlik filan yoktu, basbaya düşmanlık vardı. Sonrasında DTP'nin kapatılması ve ardından "Teröre geçit yok" tarzındaki şovenist söylemler bu tezimi destekleyecekti. Fekat ben öngörüşlü biriydim Ednan, yani babacığım (babamın adının Adnan olması sebebiyle). Neyse. Manisa'ya asker yolladım. Olmadık yerlerden olmadık haberler aldım, şaşırdım, tir tir titredim. Boyumdan büyük işlere giriştim, yüzüme gözüme bulaştırdım. Cep telefonumda mesajlar unutup rezil oldum.

Dergi çıkarttım. Tek başıma yapmadım tabi, ama çok çalıştım. Az önce de yazıları düzeltmekten sıkılıp bunları yazmaya başladım. O kadar düzelttim düzelttim, ama yine hatalar buldum. Merde!

Arkadaşlarımın doğum günleri için yaratıcılık yarışına girdim. Her seferinde yenildim. Bende yaratma vasfı olmadığına kanaat getirdim babacığım. Yenilen pehlivan güreşe doymaz demedim, sahalardan çekildim. Paşa paşa mektubumu yazdım. Bir başka gecede içtim, sarhoş oldum. Yok bu TRT 1'deki Bir Başka Gece değil. Bir diğer gece, bir diğer doğum günü anlamında yazdım. Alkolün etkisiyle Fransızca'ya sardım. Sarhoşluğumdan faydalanmadım ama sonra kendimi kötü hissettim.

Şimdi bu geceye geldim. Aklıma bi şarkı geldi, onu dinledim. Sezen söyledi yine: Yol arkadaşım, nerdesin?

Onur'un gelmeyeceğini öğrendim, sinirim bozuldu. Ama Mart'ta Tolga da gelecekmiş, Onur da gelecekmiş. Aman ne güzel.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Kendi kendine konuşma

Perşembe günü Süleymaniye Cami taraflarındaydım. Arıza Hanım'ın bahsettiği o kuru fasulyeden ben de yedim. Pek lezzetliydi.

Aynı mahalde kara çarşaflı bi kadınla kocası yan yana oturuyordu, kuru fasulyecide. Kadınla göz göze geldik, ama ben dayamayıp gözlerimi kaçırdım hemen. Rahatsız oldum, utandım filan. Ama neden rahatsız oldum bilmiyorum. Bakışları öyle garipti ki. Bir de çok güzel bi kadındı.

Alakasız olarak, resmin konuşması, canlanması ne garip değil mi? Bi şeye uzun süre bakarsın; tüm beynin, algın ona yoğunlaşır. Sonra birgün canlı halini görürsün.

İçim bulanıyor resmen. Bir de şarkı vardı:

"O kadar sevdim ki resmini, işte bugün konuştu benle"

4 Kasım 2009 Çarşamba

On dokuz Ekim vesilesiyle

Hayatımda aldığım en güzel doğum günü hediyelerinden biriydi. İzledikten sonra da çılgınca ağladım.

video

25 Ekim 2009 Pazar

İnsanın gözünden sıvı gelmesi ve bunun bi dünya şey ifade etmesi ne garip.

Evet, ağlıyorum.

15 Ekim 2009 Perşembe

Sevişmek ah ne hoştur, yıldızların altında

14.10 2009

Okuldan çıktım, Yıldız Korusu'ndayım şimdi. Yokuş çıkıyordum ama bu güzelliğe, değişikliğe dayanamadım ve birden durup not almaya başladım. Kulağımda Sezen
"Pardon bakar mısınız?"

Işık, renkler, her şey öyle farklı ki! Az önce Koru'nun girişinde o kaldırımı gördüm. Fransa'ya gitmeden bir gün önce, 14 Ocak'ta, takılıp düştüğüm ve biletimi bir hafta erteletmeme sebep olan kaldırım. Acaba 15 Ocak'ta gitseydim nasıl olur? Film gibi...

Burası çok güzel. Şu an bana keyif veriyor, bu kadarı yeter! Ağaçların arasından gökyüzüne bakmak ne hoş!*

Bir süredir yaşadığım her şey bende travmatik etkiler bırakmaya başladı. Koru'dan yürürken ne çok şey geçti beynimden. Asiye, Ufuk, Karaburun, Ahmet, uykusuz geceler ve uykulu günler, Tuğçe, son çocukluğumuz, ilk gençliğimiz, bir de Koru'da geçirilen nice zaman. Bir gün Beyazçorap, İloyd ve ben korudaydık. Beyazçorap yeni projesi için mıknatıslar almıştı, onlarla oynamıştık. Ne güzeldi her şey, ne güzeldik.

Ben niye böyle oldum?

* Not defterimden aynen alınmıştır.

Meraklısına
video

4 Ekim 2009 Pazar

Öyle olmaz böyle olur

Merhaba,

Ben Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. Ekte gönderdiğim cv'mde de belirttiğim gibi bugüne kadar pek çok işte çalışıp tecrübe kazandım. Açıkçası yiyecek-içecek sektörünü hiç denemedim. Ama bu konuda kendime güveniyor ve başarılı olacağıma inanıyorum. Cv'mi değerlendirirseniz çok sevinirim.

Bu maildeki belki fazlaca dürüst tavrımı ukalalık olarak algılamamnızı diliyorum. Güzel bir üniversitede, istediğim bir alanda eğitim alıyorum. Geçtiğimiz seneyi Fransa'nın Bordeaux şehrinde geçirdim. Haziran ayında Türkiye'ye döndüm ve bu tarihten beri iş arıyorum. Açıkçası kendime uygun bir iş de bulamadım. Aldığım eğitime paralel olarak televizyon kanallarında çalışmak istedim, neredeyse hepsine başvurdum ve başvurularıma kriz sebebiyle ya olumsuz yanıt aldım, ya da olumlu yanıt aldıklarımdan komik ücret teklifleri aldım.

Artık bunların hepsinden çok sıkıldım. Ortaköy'de oturuyorum ve önünden her geçişimde Cafe'nize imrenerek bakıyorum. Bir de duydum ki insanları çalıştırıp komik paralar teklif etmiyormuşsunuz, harcanan emeğe saygı gösteriyormuşsunuz. Ekte gönderdiğim cv'mi incelerseniz ve eğer bana uygun bir iş pozisyonu bulunursa çok sevinirim. Cv'mde belirtemediğim özelliklerim arasında güleryüzlü, samimi olmak gibi niteliklerim de bulunuyor. Bunları da eklemek isterim.

İlginiz için şimdiden teşekkürler, iyi çalışmalar.

Uzaylı Zekiye

10 Eylül 2009 Perşembe

Memuar

Deliler gibi iş arıyorum bir süredir. Saçma sapan bir yerdeki saçma sapan bir iş görüşmesinden çıktım. Yakınlardaki büsbüyük ayakkabı mağazasının içinde dolanıp, kendimi eğliyordum ki aniden bir şey oldu. O kokuyu duydum. Parfüm kokusu filan değildi bu, etraftan kimseden de gelmiyordu. O kokuydu işte ya. Öyle fena oldum ki. Ne yöne gideceğimi şaşırdım. O sırada içime çekebildiğimle kaldım. Sonra hemen terk ettim olay mahallini. Otobüse bindim. Mecidiyeköy'e geldim. Mecidiyeköy'de olmak ve Dt2 beklemek gibi nefret uyandıran iki eylemi aynı anda yapıyordum. Ama sanırım koku beni sarhoş etmişti. Bi şeyler oldu bana. Sanki ayaklarım yerden kesildi, göğe doğru yükseldim, arabaların sesi, insanların uğultusu, yağmurun sesi derken hepsi birbirine karıştı, her şeyden sıyrıldım, bana bi şey oldu orada. Sonra da orta yerde ağlamaya başladım.

Bugün hafızamın ağzıma sıçtığı gündür.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

31 Temmuz 2009 Cuma

30 Temmuz 2009 Perşembe

Dönerler en vidéos I

Eşyaları topladık, Sidi'nin de yardımıyla merdivenden indirdik, sonra da son tramvaya binmek üzere tamvay durağına gittik.
Unitec
video

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Dönerler

Yurda döneli bir ayı geçti. Sürekli geziniyorum, anneme naz yapıyorum. Burda bi kolbastı havasıdır gidiyor. Evden dışarı çıkmıyorum, televizyon pek izlemiyorum."Kelime Oyunu" adında bi yarışma programı var, tek eğlencem o. İzmir çok sıcak, yanıyorum.

Korkuyorum anne.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Giderler

Yaklaşık 24 saat sonra Bordeaux'dan ayrılacağız. Birazdan Village 4 H-418 numaralı odamdaki yatağıma son kez uzanıp, pencereden dışarı bakarak son kez uykuya dalacağım.

Hayatım boyunca yaşadığım mekânlara, sevdiğim insanlara çabucak bağlanan ve kolay kolay onlardan kopamayan birisi oldum. Kendimden çok şikâyetçi de değilim. Evet, canım yandı, ama olsun. Belki bu bağlanma ve kopamama hissim ölüm korkumdan ileri geliyordur.

Neyse. Tek dileğim, burada yaşadığım, gördüğüm şeylerin hiçbirini unutmamak. Öyle hatırlayıp hüzünlenmek, döndüğüme lanet etmek ve içimdeki o hiç büyümeyen ergenle yaşamak için değil. Bilakis, buradaki her şeyin hafızamda en canlı, en taze haliyle kalması ve onları her seferinde gülümseyerek hatırlamak içindir bu isteğim.

Sakat ayağımla, gülümseyerek geldiğim Bordeaux'dan içim buruk, karnımda bi ağrı ve yüzümde yine gülümsemeyle gidiyorum.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Fıransöziş

Bonkör : Bon coeur
Şimendifer: Chemin de fer
Şofben: Chauffe - bain
Şezlong: Chaise Longue
Hoparlör: Haut - parleur

19 Mayıs 2009 Salı

Ah bu gitmeler kalmalar

Yine karmaşık duygularla size sesleniyorum sevgili izleyiciler.

Bu gitmeler, kalmalar beni üzüyor artık. Galiba yaş kemale erdi. Bundan sonra hayatımda bi değişiklik filan istemiyorum. Yani demek istediğim; hayatımdaki insanlar çıkmasın artık hayatımdan. Gitmesin kimse, ben de gitmek istemiyorum. Öylece kendi halimizde yaşayalım. Evlerimiz yakınca olsun, akşamüstü terliklerimizle çıkıp birbirimize geçelim. Biraz oturup sonra kalkalım bide kalkmadan "ay yine çok oturdum" diyelim. Ne kimse hayatımdan çıksın, ne de kimse hayatıma girsin. Biz böyle iyiyiz galiba.

Az önce saydım, Bordeaux'dan gitmeme tam tamına 34 gün var. Geldim gidiyorum. Burada geçirdiğim yaklaşık 4 ay içinde bir sürü şey değişti, bir sürü şey gördüm, geçirdim. Şimdi buradan gitmek değil de, bana asıl koyan bir daha buraya dönmemecesine buradan gitmek. Sanki hiç olmamış gibi, yokmuş gibi, şakacıktanmış gibi. Ne sinir! İstiklal'de fotoğraf çektiren iki turistin arkasında tesadüfen kadraja girmişim gibi. Çok saçma!

Sanırım yaşlanıyorum. Değişikliklerden sıkıldım. Sakin, değişmeyen şeyler istiyorum sadece. Eğer hayatımdan çıkacaklarsa yeni şeyleri de istemiyorum. Bir de bi çocuk sahibi olmak istiyorum. Sokaklarda görüyorum hep. Galiba şu hayatta bi insanın yapabileceği en anlamlı şey çocuk sahibi olmak. İşte yaşlandığımın kanıtıdır bu cümle. Korkuyorum annee.

Yine görüşürüz anacım.

28 Nisan 2009 Salı

Manque 2 (Rûmi)

Bilâ noksan, eksiksiz bir hayattır sürdüğün. Ya da öyle sanırsın. Alışkanlıklara ayak uydurur, tekrarlara kapılırsın. Şimdiye değin nasıl yaşadıysan, gene öyle yaşayacaksın sanırsın. Sonra beklenmedik bir anda biri çıkar gelir. Etrafındaki kimseye benzemez. Kendini bu yeni insanın aynasında görmeye başlarsın. Var olanı değil, sende eksik olanı gösteren sihirli bir aynadır o. Ve sen bunca zaman aslında hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığını, bilmediğin bir şeye hasret çektiğini anlarsın. Şamar gibi iner hakikat suratına. Sana içindeki boşluğu gösteren bu kişi bir pir, üstâd, arkadaş, yoldaş, eş ya da bazen bir çocuk olabilir. Önemli olan seni tamamlayacak ruhu bulmandır. Her peygamberin verdiği öğüt aynıdır: Sana ayna olacak insanı bul! İşte o ayna benim için Şems'dir.

İnsan senelerce uğraşır, kendi sözlüğünü oluşturur. Önem verdiği her kavrama bir tanım bulur.
"Hakikat", "mutluluk", "güzellik", "onur", "itibar", "sadakat..."
Hayatın her mühim dönemecinde şahsi sözlüğünü açar bakarsın. Vaktiyle yaptığın tanımları bir daha kolay kolay sorgulamazsın. Derken bir gün, işte o yabancı gelir ve kıymetli sözlüğünü alıp fırlatır.*



* Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, İstanbul, 2009, sf. 239-240

21 Nisan 2009 Salı

Derinden

Gitmek ne acayip histir yahu. Aslında daha acayip olanı bir daha dönmemecesine gitmek. Sanki hiç olmamış, yokmuş, bi hatıraymış gibi öylece her şeyi yerli yerinde bırakıp gitmek.

İçim burkuluyor.

Yoğun, yorgun, telaşlı ve bol ağlamaklı günlerin ardından Zuhal Olcay'ın albümü yetişti. Şükürler olsun.

Derinden, deriiiinden

8 Nisan 2009 Çarşamba

Manque

Kim olursak olalım, dünyanın hangi yerinde yaşarsak yaşayalım, ta derinlerde bir yerde hepimiz bir eksiklik duygusu taşımaktayız. Sanki temel bir şeyimizi kaybetmişiz de geri alamamaktan korkuyoruz. Neyin eksik olduğunu bilenimiz ise hakikaten çok az.*



* Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, İstanbul, 2009, sf 66

11 Mart 2009 Çarşamba

Zeytinyağlı biber dolması

İki gece önce rüyamda zeytinyağlı biber dolması yiyordum. Ama o kadar gerçekti ki her şey. Önce dolmanın içini hazırladım. Soğan, pirinç, ince kıyılmış maydonoz, baharat filan. Sonra biberleri bi güzel yıkadım, sonra da içini doldurdum ve pişirdim. Piştikten sonra birden soğudular. -ki ben dolmayı soğuk severim- Sonra da bir güzel yedim. Tadı o kadar sahiciydi ki, damağımda hissettim tadını. Ertesi gün de bi yerlerim şişer diye korktum ve hemen kendime zeytinyağlı biber dolması yaptım. Evet Fransa'dayım, evet çok saçma ama bunu yaptım. Canım çok çekmişti. Gerçi buradaki biberler kafam kadar olduğu için biraz garip oldu ama olsun. Biraz çakmaydı ama beni şimdilik idare diyor.

O değil de, şimdi de canım mercimek köftesi istiyor. Ama biraz çaresizim çünkü burada kırmızı mercimek yok, bir ikincisi bulgur da sadece Türk bakkalında var ve pahalı, bir üçüncü husus ise yeşil soğanın sadece dört tanesi (evet 4) 1,20 euro. Öyle demet demet bulmak mümkün değil.

Dün düşündüm de, burada hamile filan kalsam, canım bi şeyler istese mahvolurum herhalde. İşte ben de bunları düşünüyorum.
O değil de bu gece çok fena içmeye karar verdim.

Je veux être soule soule soulee

13 Şubat 2009 Cuma

Bordeaux'da günler böyle geçerken

Bu aralar Allah beni çok seviyor, benden söylemesi. Hemen bir örnekle bunu açıklayabilirim. Geçen gün bizim arka taraftaki Saige denilen mahalledeki Leader Price isimli markete gittik. Buraların en ucuz marketi o. Doldurdum şarapları, şangır şungur yurda ulaşmaya çalışıyorum. Ama ellerim mahvoldu, çok ağırdı. Yanımdaki arkadaşa dedim ki "yaa keşke bi alışveriş arabası alsaydık" İşte ben bunu söyledikten beş saniye sonra önünden geçtiğmiz apartmanın girişinden bi alışveriş arabası salına salına yanımıza kadar geldi ve tam da önümüzde durdu. İşte ben böyle sevinçlerle oyalanıyoum bu aralar.

Burada damacana filan yok. Her allahın günü 1,5 litrelik sulardan almak için markete gidiyorum ve bundan çok sıkıldım. Artık canıma tak demişti ve ben de dün gidip bir koli su aldım. Şu an odamda on sekiz litre filan suyumla cangul cungul yaşıyorum. Yüzümdeki o hamarat ev hanımlarına ait memnuniyet ifadesini sezebilmişsinizdir umarım. Dönerken suları alışveriş arabasına koydum, biri eteğimde 4,5 yaşındaki kızım Merve, diğeri de 7 aylık hamile olduğm karnımdaki bebeyle tam bir Gülten'dim o an. Benimki de fritolay'in bayiliğini aldı. Allah'a çok şükür geçinip gidiyoruz işte. Fritolay şey bee, hani şu bizim çocukların yediği cipsler var ya, onlar işte. Aslında işe girerken biraz para koymak gerekiyordu ama annemgil sağolsun, onlar verdi. Ayy benimki bu işe başladığında kaynımın yüzünü bi göreydiniz.

Tamam tamam sustum.

Kıskanmak ne kötü bi histir ya. Böyle bi şeyi -o şey insan olur bu durumda- kendinin yapmak, ona sahip olmak, sonra da kıskanmak. Nefret ediyorum bundan. İçimdeki kötülük gibi resmen. Böyle söküp atasım var. Mülkiyet olduğu sürece kıskanmak ve çalmak gibi kavramlar da olacak sanırım. Lanet senin üstüne kıskançlık!

Dün kendime brokoli salatası yaptım. Tüm sarımsak sevmeyenlerden hıncımı alırcasına bastım sarımsağı. Beş diş filan sarımsak koymuş olabilirim. Bi insan evladı sarımsağı nasıl sevmez ya, nasıl?

Geçen gün buradaki bir arkadaşıma Ortaköy'deki bi yeri tarif ediyordum. "Hani Ortaköy ışıklar var ya, Garanti, Finansbank filan var. Hıh işte o ışıklardan karşıya geçiyorsun, Yapı Kredi'nin yanından giriyorsun, sonra ileride yol üçe ayrılıyor; en sağdaki Taş Basamak Sokak, Ortada Çevirmeci Sokak, solda da Palanga Caddesi." Oooy oy

3 Şubat 2009 Salı

Sayıklama

  • Adına benzer bir şehirmiş burası. Kırmızıdan koyu. biraz feri kaçmış ama kırmızıya nispeten daha vakur duruşlu. Ama ışığı az. Güneşi görmeyi, güneşli sabahlara uyanmayı, İstanbul'daki sondan bir önceki pazartesimin güneşini özledim.

  • Bir nevi perhizdeyim sanki ama aklıma hep çikolatalar, burger king menüler geliyor. Ya rabbim koru beni. Nefsimi deniyorum.

  • Şarap içip sarhoş olmamak dünyanın en sinir şeyi. Sarhoş olmayacaksam kahve, çay filan içerim. Ne anladım ben bu işten!

  • Hunharca ağlamak istiyorum. Ama ağlamak için sebep bulamıyorum. Biraz araştırma yapmak lazım sanırım.

  • Bugün tramvayda kontrolörlerle karşılaştım. Biletim de yoktu. Nasıl sıvıştığımı bilemedim. Çok korkunç bi andı. Tansiyonum 85'le 33 arasında gidip geldi. Korkudan ölmek üzereydim. Neyse ki yakalanmadım.

  • Erasmus partilerini ve erasmus gençliğini sevmedim pek. Zaten yaşları çok küçük. Antalya, Kemer gibi yazlık yerlerdeki diskolardaki (!) eğlencelere benziyordu. Ürktüm ve hemen ortamı terkettim.

28 Ocak 2009 Çarşamba

Fransız topraklarından bildiriyor

Sonunda sağ salim ve tek parça olarak Fransa'ya geldim. Hatta neredeyse bir hafta olacak geleli. Hemen belirtmek istiyorum, şimdiden mercimek çorbasını, suyun tadını (erikli merikli hiç farketmez), simidi ve boğazı çok özledim. Ama gurbetçi ayaklarına girmeyi hiç istemiyorum.
Geldiğim akşam Paris'te kaldım ve ertesi sabah ilk trenle Bordeaux'ya geldim. Bir akşam burada kaldıktan sonra tekrar Paris'e gittim ve pazartesi sabah geri döndüm. Üç günde Paris'in birçok yerini gördüm, kah güzeldi kah çirkindi diyelim. Hemen anekdotlara geçmek istiyorum:
  1. Paris çok pisti. Metrolar sidik kokuyordu ve etrafta hep kusmuklar vardı.
  2. Notre Dame denilen huge şeymuhteşemdi. Büyülendim resmen. En saçma olanı da öyle güzel ve kocaman bir şeyin tee 1100lerde yapılmış olmasıydı. Aklım almıyor zaman zaman.
  3. Louvre denilen kendini aşmış müze ise içini görememiş olmama rağmen dış cephesiyle beni kendisine aşık etti. Vakit olsa da sadece on günümü Louvre'u gezmek için ayırabilsem (bir de para lazım tabi).
  4. Her şey iğrenç pahalıydı. Kendime Paris'ten aldığım tek hatıra 4,80 euro saydığım bir paket winston.
  5. Kaldığım üç gün boyunca, tek ucuz yiyecekçi Mc Donalds olduğu için sadece hamburgerle beslendim. Korkunçtu.
  6. Sacré Coeur denilen şey inanılmaz ötesi güzel. Dünyadan başka bir şey o, tarifsiz.
  7. Metro önce çok karmaşık geliyor ama sonra insan alışıyor. Hatta bulmaca çözmek gibi, bazen keyifli bile olabilir.
  8. Eiffel'i de gördüm ama çok da matah bi şey değilmiş. Tamam bok atmıyorum, ama zaten ben ondan çok bi şey de beklemiyordum.
  9. Pazar günü Paris çok sıkıcı. Sanki şehirde cenaze var gibi, sokaklar bomboş.
  10. Pére Lachaise mezarlığına gittik. Oscar Wilde'ın mezarındaki heykeli biri bana açıklasın. Ama o mezarı herkesin rujlu dudaklarıyla öpmesi çok manasız. Ayrıca Balzac'ın mezarı da 8 aydır filan tadilatta gibi. Utan ey Fransa!

İşte size on adımda Paris turu. Neyse tabi görmek çok keyifliydi, değişik bir şeylere bakmak filan. Şimdi yurttayım. Bordeaux da güzel. Ama hava hep kapalı burada, o yüzden biraz sıkıcı. Dün bir ara güneş çıktı, ben de fırsat bu fırsat deyip hemen güneş gözlüğümü taktım ve o saniye yağmur başladı. Gerçekten çok manasızdı. Ama bugün hava biraz güneşliydi, o yüzden sever gibi oldum.

Şimdilik muhabirinizin aktaracakları bu kadar. Yarın ilk Erasmus partime gidiyorum, heyecanlıyım, gelişmeleri buradan paylaşırım.

Uzaylı Zekiye, Bordeaux, Fransa

20 Ocak 2009 Salı

Farketmeden, farketmeden, senin olmuşum

Ne zamandır Fikret Kızılok dinlemiyordum. O şarkı söyleyince odaya damla sakızı kokusu yayılıyor sanki. İçim bi garip. Bazen insan bi kitaba çok şey yükler, belki herkes değil sadece ben yaparım bunu. Ama oldu bi kere. Her şey "oldu bi kere" zaten. Yüklediğim her şeyiyle Huzur'u bitirdim. Yarın da gidiyorum.


Vazgeçip uzaktan
Senin yanında
Kendime cevapsız soru sormuşum*



http://fizy.org/y1mEEb3gqo@5
*Fikret Kızılok, Farketmeden

19 Ocak 2009

Yaklaşık 9,5 ay öncesiydi, Onur'la ayrılmaya karar verdik ama bir şartla; n'olursa olsun 19 Ocak'ta tekrar bir araya gelecektik. Biliyorum birçok kişi için çok saçma, ama zaten hayat saçmalıklarla dolu değil mi anacım? Zaten beceremedik ve ayrıldıktan 1,5 ay sonra tekrar bir araya geldik. 2004 yılıydı, 19 Ocak günü Galatasaray'daki ilk sınavımdan çıkmıştım ve Beyazçorap'la birlikte Beşiktaş Simit Sarayı'nda oturuyorduk. O zamanlar Simit Sarayı'na filan gidiyorduk. Ne saçma! Şimdi olsa hayatta da aklıma gelmez Simit Sarayı'na gidip oturmak. Neyse ben Onur'a mesaj attım, sonra buluştuk. Sonra da sevgili olduk. Bu akşam da 5. yıldönümümüzü kutladık. Ne acayip şeydir şu zaman denilen mevhum. Böyle akıp gidiveriyor. Bazen aklım almıyor.

Ayağımı sakatlamamın öngörülebilir tek güzel yanı 19 Ocak'ta burada olmamdı galiba. Şimdi düşündüm de, cidden 19 Ocak'ta buluşmak üzere ayrılsaydık ve hiç görüşmeseydik, ben de ayağımı sakatlamasaydım ve gitseydim n'olurdu acaba? Amaan Zekiye, 19 Ocak'ta değil, 13 Ocak'ta görüşürdünüz falan filan. Dert ettiğin şeye bak!
(Burada yazar kendisiyle konuşur)

Sonra günlerden bir gün, yine bir 19 Ocak günü, ben Yıldız'a gitmiştim, Onur'un okuluna. O zamanlar Onur öğrenciydi, son senesiydi. Orta Bahçe'de oturmuşum çay içiyorum, bir yandan da Onur'un dersten çıkmasını bekliyorum. Televizyonda son dakika haberleri başladı. Hrant Dink Şişli'de Agos gazetesi binasının önünde öldürüldü dediler. O zamana kadar da pek tanımazdım Hrant Dink'i. Öldükten sonra anladım kıymetini. Belki de buna havalı havalı gazetecilik refleksi bile denilebilir.

O değil de, o günden sonra her 19 Ocak'ta benim aklıma gelir bu olay, bi garip olurum, içim ürperir filan. Ben böyle sevişmek ve sevgilileşmek üzerine yaşarken Hrant Dink'in kızı filan gelir aklıma. Ne acayip dimi? Zaman ve mekan denilen kavram böyle zamanlarda daha bir görünür oluyor. Birileri ölüyor, birileri sevişiyor, birileri horluyor. Bununla ilgili bi şeyler daha yazarım sonra.

Bir de unutmadan, benden herkese gitsin efendim:
doğum günün bana geldiğin gündür...
(bıyk)

17 Ocak 2009 Cumartesi

Sakat

Ben de iki gündür evdeyim. Taziyeleri kabul ediyorum. Yorgancı'nın Kızı Zeynep mercimek çorbasını ve bulgur pilavını kapıp gelmiş, gelmek isteyenleri beklerim. Malum hasta ziyareti bu, petit beurre bisküvi olur, portakal suyu olur, çiçek olur, kolonya olur, bi şeyler alıp gelebilirsiniz diyorum.

Gerçekten çok bunaldım. Pijamalardan sıkıldım, sokağa çıkmak istiyorum. Bir de fark ettim ki çok nsafsız bir dünyada yaşıyoruz. Engelli insanları resmen görmezden geliyoruz. Evimden dışarı çıkmam imkansız. Çıksam, yaklaşık altmış derece eğimli şu sokakta ikinci adımımda yere düşerim. Her şey saçma sapan. Ama ayağım düzeliyor sanki. Mesela bugün hiç ağrımadı. Sağlık gibisi yokmuş vallahi.

15 Ocak 2009 Perşembe

Ayağımda gümüş çatlak

Kinder Pinguin'imi aldım ve geçtim bilgisayarımın başına. Sebebini az sonra açıklayacağım üzere sağ ayağım diğerine göre daha yüksekte bir halde, yanımda arkadaşım K.D. ile kanepede oturuyorum.

Her şeyi en başından anlatmaya çalışacağım, eksikler olursa ilgililer tamamlasın. İki haftadır Erasmus olayları için koşuşturmaca halindeyim. Önce finaller ve ödevler başladı, bunla aynı zamanda vize işlemlerine başladık. Benim işlemlerimde sorun çıktı. Campus France'ın sitesinde normalde giremeyeceğim bir bölüme girip, kendi belgelerimi onaylamışım. Nasıl oldu ben de bilemiyorum. Sonra bu yanlışlık düzeltildi ama bu arada "yeter ulen, gitmiyorum ben" bile dedim. Sonra uçak biletimizi aldık. İstanbul - Bordeaux için 290 Euro'ya bulduğumuz bilet, kriz nedeniyle uçak seferlerinin iptal olması üzerine elimizden uçtu gitti. Bence kriz bahane, tüm bu olanların asıl sorumlusu benim. Biz de paşa paşa paramızı verdik ve biiletimizi aldık. Finaller hala devam ediyordu. Öyle ki bir günde 2 final, 2 ödev teslimi ve 1 vize görüşmesi şeklinde yaşadığım oldu.

Finalleri, vize olaylarını, uaçk biletini ve bilimum gereksiz belgeden oluşan silsileyi atlattıktan sonra Erasmus alışverişlerine başladık. Vakumlu poşet olsun, klozet kapağı örtüsü olsun, ne gerekiyorsa zaman zaman paraya kıyıp zaman zaman kıymadan harcadık, eksikleri giderdik. Arkadaşlarla görüşmece, gitmeden lahmacun yemece faslına da ulaştık ve sonunda takvimler 14 Ocak tarihini gösterdi (bu kalıbı da hiç sevmem).

Dün sabah hiç adetimiz olmayan bir şeyi yaptık ve Ufuk, Fehmi ve ben Beşiktaş'ta kahvaltı yapmak üzere saat 9'da uyandık. Asiye çimlerde dolaşsın, oynasın diye Yıldız Korusu'ndan geçerek Beşiktaş'a gitmeye karar verdik. Korunun tam çıkışına yaklaşırken kocaman, siyah bir köpek ileride bizi bekliyordu. Köpek Asiye'nin yanına geldi, oynamaya çalışıyordu ama çok büyük olduğu için Asiye'ye zarar veriyordu. Ben korktum ve yolun diğer tarafına geçtim. Asiye de bana doğru koştu, o koşunca siyah köpek ve Seyfi (diğer sarı köpek) de bana doğru koştu. Çok korktum ve geri geri giderken arkamdaki kaldırımı göremeyip yere düştüm. Ayağım ters dönmüştü ve çok acıyordu. Asiye üstüme çıkıyordu, o geldikçe diğer köpekler de geliyordu. Korkudan öleceğimi sandım. Ayağımı düzeltemedim. Ters dönmüş bi halde altımda kalmıştı ayağım. Sonra köpekler uzaklaştı, ayağımı düzelttim. Yavaş yavaş kalktım ve tüm acıya rağmen Beşiktaş'a yürüdüm.

Tüm gün o ayakla gezindim durdum. Canım çok yanıyordu ama Paris biletimi düşündükçe çaktırmamaya çalışıyordum. Akşam olunca ayağım daha çok acımaya başladı ve hastaneye gittik. Röntgen çektiler ve sağ ayağımda çatlak varmış. "Alçı mı istersin, bandaj mı?" diye sordular, "Bandaj" dedim. Sonra da arkadaşım K.D.'yi (Koltuk Değneği veya Kamil Delidöven) yanıma verdiler.

Eve geldik. Uzun süren bir beyin fırtınasından sonra, önce uçak biletimi iptal ettim, sonra ben gidince evimde kalacak arkadaşa haber verdim. Anneme kamerada ayağımı gösterdim, İstanbul'a gelmesine gerek olmadığına ikna ettim. Şimdi de evimde sakat bi halde oturmuş, 22 Ocak'ta Paris'e gitmeyi bekliyorum.

6 Ocak 2009 Salı

Hayalle hakîkat arasından bildiriyor


Bir arkadaşımın söylediğine göre kafamadaki boşluk vuku bulmuş. Şimdi de o vukuat içime sığmıyor. Pek heyecanlıyım. Hayal mi gerçek mi algılayamıyorum. New York'a yürüyerek gitmiş veya gerçek anlamıyla düz duvara tırmanmış gibiyim.

Hastalığım hala geçmiş değil. Ayrıca bir maladie mentale durumu olduğundan şüpheliyim.